Doktorlarda en üst seviye nedir ?

Ceren

New member
Doktorlarda En Üst Seviye Nedir? Sorunun Asıl Cevabı Sandığımızdan Daha Karmaşık

Tıp fakültesine yeni başlamış bir öğrenciden, hastanede yıllardır çalışan bir doktora kadar pek çok kişinin aklından en az bir kez şu soru geçmiştir: “Doktorlarda en üst seviye nedir?” Özellikle hastane koridorlarında “uzman doktor”, “doçent doktor”, “profesör doktor”, “başhekim” gibi unvanları yan yana görünce insan ister istemez bunların arasında nasıl bir sıralama olduğunu merak ediyor.

Benim bu konuda en ilginç bulduğum nokta şu: Tıpta “en üst seviye” tek bir merdivenin en tepesindeki basamak değil. Akademik kariyer, klinik uzmanlık, idari yetki, bilimsel üretim ve mesleki saygınlık birbirinden farklı şeyler. Yani “profesör” olmak akademik açıdan çok üst düzey bir konumu ifade ederken, bunun otomatik olarak hastanedeki en yetkili kişi olmak anlamına gelmemesi önemli bir ayrıntı.

Türkiye açısından akademik unvanları soruyorsak, Yükseköğretim Kurulu açık biçimde profesörü en yüksek düzeydeki akademik unvan sahibi öğretim üyesi olarak tanımlıyor. Ardından doçent ve doktor öğretim üyesi geliyor.

Fakat mesele bundan ibaret değil.

Önce Temel Ayrımı Yapalım: Doktor, Uzman ve Profesör Aynı Şey Değil

Tıp fakültesini bitiren kişi hekim olur. Fakat uzmanlık eğitimi tamamlandığında kardiyoloji, genel cerrahi, nöroloji, psikiyatri, çocuk sağlığı ve hastalıkları gibi belirli bir alanda uzman hekim niteliği kazanır.

Bunun üzerine akademik kariyer eklenebilir.

Kabaca şöyle düşünebiliriz:

Tıp fakültesi mezunu → Uzmanlık eğitimi → Uzman doktor → Akademik kariyer → Doçent → Profesör

Ama bu şema herkes için geçerli bir zorunluluk değildir. Bir uzman doktor akademisyen olmak zorunda değildir. Aynı şekilde profesörlük de yeni bir tıp uzmanlığı değildir.

Bu ayrım bence özellikle önemli çünkü toplumda “profesör doktor” ifadesi zaman zaman sanki “uzman doktorun daha gelişmiş hali” gibi algılanıyor. Oysa profesörlük esas olarak akademik bir unvandır. Uzmanlık ise belirli bir tıp dalında ileri mesleki eğitim ve yeterlilikle ilgilidir.

Türkiye'deki mevzuat da bu ayrımı destekliyor. Sağlık Bakanlığı, tıpta uzmanlık eğitiminin uzmanlık mevzuatına göre yürütüldüğünü ve uzmanlık belgelerinin ayrı bir süreç kapsamında düzenlendiğini belirtiyor.

Yani “profesör = her açıdan diğer bütün doktorlardan üstündür” demek doğru olmaz.

Peki Akademik Olarak En Üst Seviye Hangisi?

Burada cevap oldukça net: Profesör.

Türkiye'deki yükseköğretim sisteminde öğretim üyeleri arasında profesörlük en yüksek akademik unvandır. Doçentlik bunun altında, doktor öğretim üyeliği ise ayrı bir akademik basamak olarak yer alır.

Fakat profesörlüğün anlamını yalnızca “çok deneyimli doktor” şeklinde yorumlamak eksik kalır.

Bir profesörün temel farklarından biri, yalnızca hasta tedavi etmek değil, aynı zamanda bilgi üretmek ve yeni hekimler yetiştirmek gibi akademik görevlerin içinde bulunmasıdır. Araştırma yapmak, bilimsel makaleler üretmek, klinik çalışmalar yürütmek, öğrenci ve asistan eğitmek, bilimsel projelerde yer almak gibi faaliyetler akademik kariyerin önemli parçalarıdır.

Bu yüzden profesörlük aslında “doktorluğun son seviyesi” olmaktan çok, akademik tıp kariyerinin en üst unvanı olarak düşünülmeli.

“Başhekim” Profesörden Daha mı Üstte?

Burada da sık yapılan bir karışıklık var.

Başhekim bir idari görevdir. Profesör ise akademik unvandır.

Dolayısıyla bir hastanenin başhekimi profesör olabilir ama olmak zorunda değildir. Bir profesör de başhekim olmak zorunda değildir.

Bu iki kavramı şirketlerdeki görevlerle karşılaştırmak bile mümkün. Bir üniversitede profesörlüğü “uzmanlık ve akademik kıdem”, başhekimliği ise “yönetim görevi” gibi düşünebiliriz.

Dolayısıyla “profesör mü daha üst, başhekim mi?” sorusunun tek bir cevabı yoktur. Hangi açıdan baktığımıza bağlıdır.

İdari karar açısından başhekimin yetkisi belirli bir hastanede çok geniş olabilir. Bilimsel ve akademik statü açısından ise profesörlük farklı bir düzlemdedir.

Bu Hiyerarşinin Tarihsel Kökeni Nereden Geliyor?

Aslında bugünkü “profesör” kavramının kökleri yalnızca modern hastanelere dayanmıyor. Üniversitelerin ortaya çıkmasıyla birlikte tıp bilgisinin sistematik biçimde aktarılması ve belirli hocaların kurumsal otorite kazanması başladı.

Orta Çağ Avrupa'sında Bologna gibi üniversitelerde tıp eğitimi veriliyordu. Tarihsel araştırmalar, 13. yüzyılda Bologna'da tıp profesörlerinin bulunduğunu ve 14. yüzyılda tıp teorisi, klinik uygulama ve cerrahi alanlarında ayrı öğretim pozisyonlarının oluştuğunu gösteriyor.

Daha da ilginci, tıp tarihinde “kürsü” kavramının çok eski bir akademik otorite biçimi olması. Tarih araştırmaları, Orta Çağ'da tıp öğretiminde kürsünün akademik hiyerarşinin zirvesini temsil eden bir konuma dönüştüğünü gösteriyor.

Buradan günümüze uzanan çok önemli bir fikir çıkıyor: Tıp hiçbir zaman yalnızca hastayı tedavi etmekten ibaret olmadı; bilgiyi korumak, öğretmek ve geliştirmek de mesleğin temel parçalarından biri oldu.

Uzmanlık Neden Ortaya Çıktı?

yüzyıla geldiğimizde tıp inanılmaz biçimde büyümeye başladı.

Anatomi, mikrobiyoloji, patoloji, cerrahi, farmakoloji ve diğer bilim alanlarındaki gelişmeler doktorların bütün tıp bilgisini aynı derinlikte takip etmesini giderek imkânsızlaştırdı.

Bu nedenle uzmanlaşma ortaya çıktı.

Tıp tarihi üzerine yapılan çalışmalar, 19. yüzyılda uzmanlaşmanın yalnızca doktorların daha fazla bilgi öğrenme isteğinden değil, aynı zamanda bilimsel bilginin genişlemesinden ve büyük hasta gruplarını daha sistematik biçimde sınıflandırma ihtiyacından beslendiğini gösteriyor.

Bence burada modern tıbbın temel paradokslarından biri ortaya çıkıyor:

Doktorlar daha fazla şey bildikçe, daha dar alanlarda uzmanlaşmak zorunda kaldılar.

Eskiden “iyi doktor her şeyi bilir” düşüncesi daha mümkünken bugün aynı şeyi söylemek neredeyse imkânsız.

20. Yüzyıl: Bilimsel Doktor Modeli Güçleniyor

Modern tıp eğitimini konuşurken 1910 tarihli Flexner Raporu'nu atlamak mümkün değil.

Abraham Flexner'ın hazırladığı rapor, özellikle Amerika ve Kanada'daki tıp eğitiminin yeniden yapılandırılmasında çok büyük rol oynadı. Üniversite temelli, laboratuvar ve bilimsel araştırma ağırlıklı tıp eğitimi modelinin güçlenmesine katkıda bulundu.

Bu değişimin olumlu tarafı açıktı: Tıp giderek daha fazla bilimsel kanıta dayanmaya başladı.

Ancak burada benim dikkat çekici bulduğum bir yan etki de var. Doktorun “bilim insanı” kimliği güçlendikçe, hastanın hikâyesini dinleyen “insan” kimliği zaman zaman ikinci plana itilebildi.

Bugün sağlık sistemlerinin hâlâ uğraştığı meselelerden biri tam olarak bu.

Profesör Olmak İyi Doktor Olmakla Aynı Anlama Gelir mi?

Bence yazının en önemli sorularından biri bu.

Hayır.

Profesörlük ciddi bir akademik başarıdır. Fakat akademik başarı ile klinik beceri aynı ölçüm değildir.

Çok iyi araştırma yapan bir profesör olabilir ama başka bir uzman doktor günlük klinik uygulamada olağanüstü başarılı olabilir. Tersi de mümkündür.

Bir doktorun niteliğini değerlendirirken en azından şu başlıkları ayrı düşünmek gerekir:
 
Üst